31 Ocak 2010 Pazar


Düşünüyorum, öyleyse bir şeylere canım sıkılıyor yine.
İnsan olarak, öyle dar çerçevelere sıkıştırılmış hissedi­yorum ki kendimi; düşünmek, sadece ümitsiz bir can sıkıntısıymış gibi geliyor artık.
Ümitsiz!..
Neden ümitsiz?
Çünkü bu amansız koşunun ortasında, kimsenin beni dinleyecek, itirazlarım üzerinde düşünecek ve kaygıla­rımı paylaşacak vakti olmadığını görüyorum.
Sanırım diğer insanlar da beni, benim onları gördü­ğüm gibi görüyorlar.
Oysa tek tek her birimiz günlerimizi aynı şikayetleri, aynı itirazları ve aynı kaygıları dile getiren aynı cümleleri seslendirmekle; hayatımıza fon etmekle geçiriyoruz.

Peki bizi birbirimize ve kendimize böylesine sağırlaştıran bir hayatı yaşamakta; bu nefes nefese koşuyu sür­dürmekte neden bu kadar ısrarlıyız? Çünkü samimi değiliz!

Yüksek sesle konuştuğumuzda meşruiyetine inan­madığımızı söylediğimiz bu yaşama biçimini içten içe seviyoruz.

Tutkuyla bağlıyız ona. Hiç bir direnç noktamız yok.

Sadece bildiğimiz kahramanlık destanlarını ve kanlı savaş söylevlerini geveleyip duruyoruz.

Böyle davranırsak, aynalardaki güdük görüntülerimi­zin büyüyeceğini ve böylelikle vicdanlarımızın elinden kurtulabileceğimizi zannediyoruz.

Bu yalan daha ne kadar yaşatır bizi? Gerçeği kendimizden ve birbirimizden daha ne kadar gizleyebiliriz?

Bir gün, bu amaçsız koşunun anlamsız koşucuları ol­duğumuzu itiraf etmeyecek miyiz?

Bazı soruların günlük değil ömürlük olduğu bilgisini unutabilecek miyiz?

Artık yalan söylemeyelim.

Bizler,bu dünyaya hiç ölmeyecek gibi tutkuyla, bağ­lanmış zavallı insanlarız.

Yaşattığımız her yalan,, yok saydığımız yanlışları git­tikçe büyütmekten başka bir işe yaramıyor.

Birbirimizi hiç duymuyoruz.

Kutsal diye kurduğumuz aile çatılarının altına duvar­lar Örüyoruz.

içimizden gelen kelimelerin sayısı gittikçe azalıyor sözlüklerimizde.

Yüreklerde ya da belleklerde değil; telefon ahizele­rinde, faks mesajlarında ve bilgisayar programlarında yaşıyoruz.

Bereketi; para, döviz, hisse senedi, borsa kağıdı ve al­tın istiflemekte arıyoruz.

Paranın çare olabileceği onlarca hastalık çocukların körpe bedenlerini kemirip eritirken; açlık insanları günden güne karanlığın kucağına çekerken ve yaşamak yürekleri sinsice daraltırken; bizler gündelik girdaplarda, birikim denen dolambaçlarda çürümekteyiz.

Ütopyalarımıza kendimiz bile inanmıyoruz.

Hatta sadece bugünün güvenliği için gerekli buluyo­ruz onları.

Yarının uzaklığında aklıyoruz, kirli bugünlerimizi.

Yaşıyoruz ve rahatsız değiliz yaşadıklarımızdan.

Bir gün dillerimiz konuşmayı reddedecek ve göreceğiz zamane insanlarından hiçbir farkımızın olmadığını.

îmkan olsaydı da, ruhlarımızı çıkarıp bakabilseydik keşke.

Keşke bunca halısı, avizesi olan, boyalı ve beton cami­ler yapıp duracağımıza, bir tek Küba Mescidi aramakla geçirseydik ömrümüzü.

Keşke kafamızdaki bütün naylon devrimleri yıkan bir ruh devrimi yapabilseydik.

Keşke şu modern fısıltıyı tesbih edebilseydik dilimize:

"Biz kimiz?

Neredeyiz?"

1 yorum: