
Düşünüyorum, öyleyse bir şeylere canım sıkılıyor yine.
İnsan olarak, öyle dar çerçevelere sıkıştırılmış hissediyorum ki kendimi; düşünmek, sadece ümitsiz bir can sıkıntısıymış gibi geliyor artık.
Ümitsiz!..
Neden ümitsiz?
Çünkü bu amansız koşunun ortasında, kimsenin beni dinleyecek, itirazlarım üzerinde düşünecek ve kaygılarımı paylaşacak vakti olmadığını görüyorum.
Sanırım diğer insanlar da beni, benim onları gördüğüm gibi görüyorlar.
Oysa tek tek her birimiz günlerimizi aynı şikayetleri, aynı itirazları ve aynı kaygıları dile getiren aynı cümleleri seslendirmekle; hayatımıza fon etmekle geçiriyoruz.
Peki bizi birbirimize ve kendimize böylesine sağırlaştıran bir hayatı yaşamakta; bu nefes nefese koşuyu sürdürmekte neden bu kadar ısrarlıyız? Çünkü samimi değiliz!
Yüksek sesle konuştuğumuzda meşruiyetine inanmadığımızı söylediğimiz bu yaşama biçimini içten içe seviyoruz.
Tutkuyla bağlıyız ona. Hiç bir direnç noktamız yok.
Sadece bildiğimiz kahramanlık destanlarını ve kanlı savaş söylevlerini geveleyip duruyoruz.
Böyle davranırsak, aynalardaki güdük görüntülerimizin büyüyeceğini ve böylelikle vicdanlarımızın elinden kurtulabileceğimizi zannediyoruz.
Bu yalan daha ne kadar yaşatır bizi? Gerçeği kendimizden ve birbirimizden daha ne kadar gizleyebiliriz?
Bir gün, bu amaçsız koşunun anlamsız koşucuları olduğumuzu itiraf etmeyecek miyiz?
Bazı soruların günlük değil ömürlük olduğu bilgisini unutabilecek miyiz?
Artık yalan söylemeyelim.
Bizler,bu dünyaya hiç ölmeyecek gibi tutkuyla, bağlanmış zavallı insanlarız.
Yaşattığımız her yalan,, yok saydığımız yanlışları gittikçe büyütmekten başka bir işe yaramıyor.
Birbirimizi hiç duymuyoruz.
Kutsal diye kurduğumuz aile çatılarının altına duvarlar Örüyoruz.
içimizden gelen kelimelerin sayısı gittikçe azalıyor sözlüklerimizde.
Yüreklerde ya da belleklerde değil; telefon ahizelerinde, faks mesajlarında ve bilgisayar programlarında yaşıyoruz.
Bereketi; para, döviz, hisse senedi, borsa kağıdı ve altın istiflemekte arıyoruz.
Paranın çare olabileceği onlarca hastalık çocukların körpe bedenlerini kemirip eritirken; açlık insanları günden güne karanlığın kucağına çekerken ve yaşamak yürekleri sinsice daraltırken; bizler gündelik girdaplarda, birikim denen dolambaçlarda çürümekteyiz.
Ütopyalarımıza kendimiz bile inanmıyoruz.
Hatta sadece bugünün güvenliği için gerekli buluyoruz onları.
Yarının uzaklığında aklıyoruz, kirli bugünlerimizi.
Yaşıyoruz ve rahatsız değiliz yaşadıklarımızdan.
Bir gün dillerimiz konuşmayı reddedecek ve göreceğiz zamane insanlarından hiçbir farkımızın olmadığını.
îmkan olsaydı da, ruhlarımızı çıkarıp bakabilseydik keşke.
Keşke bunca halısı, avizesi olan, boyalı ve beton camiler yapıp duracağımıza, bir tek Küba Mescidi aramakla geçirseydik ömrümüzü.
Keşke kafamızdaki bütün naylon devrimleri yıkan bir ruh devrimi yapabilseydik.
Keşke şu modern fısıltıyı tesbih edebilseydik dilimize:
"Biz kimiz?
Neredeyiz?"
