13 Haziran 2011 Pazartesi

Yılın en güzel anı

Bi' Büyük Blog

3 Eylül 2010 Cuma

Medimart Yetkisiz Servis


1 yıl önce Beylikdüzü Mediamarkt'tan aldığımız Arzum marka çaycının (AR346) yaklaşık 6 ay kadar önce göstergesindeki kırmızı ışık patlamış bir ay kadar öncesinde de ısıtma düğmesi basılı iken zaman zaman su ısıtmamaya başlamıştı.Beşiktaş Mediamarkt'a servise götürdük. Bir hafta sonra telefon açıp kullanıcı hatasından dolayı servis ücreti 78 TL istediler. Yenisi 100 TL olan çaycı için 78 TL servis ücreti istemeleri komik, üstelik bunu kullanıcı hatası olarak göstermeleri çok daha komik. "3 yıl garanti veriyorsun" 3 yıl boyunca bu düğmeye basmayacak mıyız? Nasıl kullanacağız biz bu makinayı? Garanti şartlarında "kullanım hatalarından kaynaklanan kırılmalar hariç" ibaresi mevcut. 28.08.2010 tarihinde makinayı alıp tükoder'e gidecektim ki Mediamarkt'a gidip çaycıyı aldığımızda sıcak tutma düğmesinin kırık bir şekilde poşette olduğunu gördük. Çaycıyı geri verip bunu biz bu şekilde teslim etmedik, şimdi kırılan bu ürünü bu şekilde alırsam nereye gösterirsem göstereyim müşteri hatasından kaynaklı bir kırılma diyerek servis haklı çıkacaktır. Yapmaya çalışılan nedir? Servis vermemek için sağlam verilen ürünü kırıp müşteri hatası göstermek nasıl bir iştir? Ürünü geri verdim ve ben bu şekilde bu ürünü kabul etmeyeceğimi bildirdim. Bunun üzerine düğmeyi yerine çakarak kargo ile göndermişler. Kargoyu da geri gönderdim. (tabi bu sırada bu olayı birçok sosyal paylaşım sitelerinde, sikayetvar da ve bloklarımda da paylaştım)

Mediamarkt servisi sorumluların kendileri olmadığını ve arzum teknik servisinin (yeşim elektronik) olduğunu söyleyerek geçiştirmeye çalışmıştır. Arzum servisine telefon açıldığında yetkili muhatap olmamış ve çaycının kendilerine kırık geldiğini iddia etmiş ve telefonu yüzümüze kapatmışlardır. Bu durumda mediamarkt yetkilileri sorumsuzluluğunu arzum teknik servisine atarak muhatap bile olmamışlardır.

Ben ürünümü sağlam bir şekilde tüm parçalarıyla birlikte eksiksiz olarak teslim ettim. (Belgemiz mevcut) Yetkili bir teknik servis müşteri temsilcisi bu ürünü alırken genel ve yüzeysel kontrollerini yaparak not almak zorundadır (örneğin: yüzeyinde çizikler var, göstergesinde çatlak var, düğme kırık vs. gibi) Bunu yapmıyorsan eğer ürünü benden sağlam bir şekilde alıyorsan gönderdiğin teknik servisten de aynı şekilde gelip gelmediğini kontrol etmek zorundasın. Eğer onu da yapmıyorsan ben elimdeki yazılı belge ile haklı konuma gelirim ve bu durumda bana kırık bir ürünü geri veremezsin.

bu durumdan okuyucuları ve tüketicileri bilgilendirmeliyiz.

16 Haziran 2010 Çarşamba

15 Haziran 2010 Salı

Limonlu Tahin Helvası

Sade Tahin helvasını çatalla iyice ezip içine bir limonu sıkıp merhem kıamına getirip harika bir meze ortaya çıkartmış olursunuz. yanında yoğurtla şifadır.

Antalya Usulü Piyaz Tarifi





















Malzememler:
Kuru fasulye (çandır)
Beyaz Tahin
Limon
Sarımsak
Sirke
baharat
Maydonoz
Soğan
domates
yumurta

Terator
4-5 diş sarımsağı havanda iyice ezdikten sonra 100 gram tahinle karıştırıyorsun.
bir limonun suyunu sıkıp karıştırmaya başladıktan sonra koyulaşan teratora azar azar su eklenerek inceltilir 50 ml kadar sirke katılarak tahinin tadı hissedilmeyecek kadar ekşitilir. baharatla tadlandırılır.

100 gram Kuru fasulyeler 2-3 saat önceden ılık suda bekletilerek şişmesi sağlanır. şişen kuru fasulye bir kaynama süresinin sonunda suyu tazelenir ve yumuşayıncaya kadar ikinci kez kaynaması sağlanır.

ılık halde suyu süzülen kuru fasulyelere üstünü örtecek kadar tarator eklendikten sonra ince dilimlenmiş soğan (suda acısı giderilmiş) iri doğranmış maydonoz ve küp şeklinde soğranmış domates parçaları ve haşlanmış yumurta parçalarıyla donarılır üzerine mir miktar sızma zeytinyağı dökülür. servis'e hazırdır.
Afiyet olsun

16 Şubat 2010 Salı


UZAK İHTİMAL

Festival filmlerini sevenler veya festival filmlerine sıcak bakanların izlemesi gereken bir film.

Filmde İstanbul'a atanan müezzin Musa'nın Klisede doğan ve kimsesi olmayan Clara'ya karşı olan hisleri konu edilmiş. Clara'nın neler yaşadığı bilinmez fakat imam hatipli ve açıköğretim'den ilahiyat bitiren Musa'nın Türkiye'nin lanetli çocuklarından sayıldığı bir dönemden geçmiş olsa gerek ve görevinin de etkisi ile belki duşa kapanık bir genç. Clara ise Musa'nın iki katı içe kapanık sessiz, kırılgan bir yapıda.

İki farklı din ve bu iki farklı din'in içinde biri müezzin diğeri ise rahibe olma yolunda ilerleyen iki genç. Birlikte olma ihtimali ne kadar olabilir ki bu ihtimale ikisinin de içine kapanıklığı sahipsizlik duygusu eklenince, ihtimal iyice uzamış görünüyor.

31 Ocak 2010 Pazar


Düşünüyorum, öyleyse bir şeylere canım sıkılıyor yine.
İnsan olarak, öyle dar çerçevelere sıkıştırılmış hissedi­yorum ki kendimi; düşünmek, sadece ümitsiz bir can sıkıntısıymış gibi geliyor artık.
Ümitsiz!..
Neden ümitsiz?
Çünkü bu amansız koşunun ortasında, kimsenin beni dinleyecek, itirazlarım üzerinde düşünecek ve kaygıla­rımı paylaşacak vakti olmadığını görüyorum.
Sanırım diğer insanlar da beni, benim onları gördü­ğüm gibi görüyorlar.
Oysa tek tek her birimiz günlerimizi aynı şikayetleri, aynı itirazları ve aynı kaygıları dile getiren aynı cümleleri seslendirmekle; hayatımıza fon etmekle geçiriyoruz.

Peki bizi birbirimize ve kendimize böylesine sağırlaştıran bir hayatı yaşamakta; bu nefes nefese koşuyu sür­dürmekte neden bu kadar ısrarlıyız? Çünkü samimi değiliz!

Yüksek sesle konuştuğumuzda meşruiyetine inan­madığımızı söylediğimiz bu yaşama biçimini içten içe seviyoruz.

Tutkuyla bağlıyız ona. Hiç bir direnç noktamız yok.

Sadece bildiğimiz kahramanlık destanlarını ve kanlı savaş söylevlerini geveleyip duruyoruz.

Böyle davranırsak, aynalardaki güdük görüntülerimi­zin büyüyeceğini ve böylelikle vicdanlarımızın elinden kurtulabileceğimizi zannediyoruz.

Bu yalan daha ne kadar yaşatır bizi? Gerçeği kendimizden ve birbirimizden daha ne kadar gizleyebiliriz?

Bir gün, bu amaçsız koşunun anlamsız koşucuları ol­duğumuzu itiraf etmeyecek miyiz?

Bazı soruların günlük değil ömürlük olduğu bilgisini unutabilecek miyiz?

Artık yalan söylemeyelim.

Bizler,bu dünyaya hiç ölmeyecek gibi tutkuyla, bağ­lanmış zavallı insanlarız.

Yaşattığımız her yalan,, yok saydığımız yanlışları git­tikçe büyütmekten başka bir işe yaramıyor.

Birbirimizi hiç duymuyoruz.

Kutsal diye kurduğumuz aile çatılarının altına duvar­lar Örüyoruz.

içimizden gelen kelimelerin sayısı gittikçe azalıyor sözlüklerimizde.

Yüreklerde ya da belleklerde değil; telefon ahizele­rinde, faks mesajlarında ve bilgisayar programlarında yaşıyoruz.

Bereketi; para, döviz, hisse senedi, borsa kağıdı ve al­tın istiflemekte arıyoruz.

Paranın çare olabileceği onlarca hastalık çocukların körpe bedenlerini kemirip eritirken; açlık insanları günden güne karanlığın kucağına çekerken ve yaşamak yürekleri sinsice daraltırken; bizler gündelik girdaplarda, birikim denen dolambaçlarda çürümekteyiz.

Ütopyalarımıza kendimiz bile inanmıyoruz.

Hatta sadece bugünün güvenliği için gerekli buluyo­ruz onları.

Yarının uzaklığında aklıyoruz, kirli bugünlerimizi.

Yaşıyoruz ve rahatsız değiliz yaşadıklarımızdan.

Bir gün dillerimiz konuşmayı reddedecek ve göreceğiz zamane insanlarından hiçbir farkımızın olmadığını.

îmkan olsaydı da, ruhlarımızı çıkarıp bakabilseydik keşke.

Keşke bunca halısı, avizesi olan, boyalı ve beton cami­ler yapıp duracağımıza, bir tek Küba Mescidi aramakla geçirseydik ömrümüzü.

Keşke kafamızdaki bütün naylon devrimleri yıkan bir ruh devrimi yapabilseydik.

Keşke şu modern fısıltıyı tesbih edebilseydik dilimize:

"Biz kimiz?

Neredeyiz?"